17 Nisan 2012 Salı

Son Dakika Golü...



Benim sana söyleyecek çok sözüm yok, çünkü ben daima ve yalnızca adınla çarpan kalbimle gelirim sana. Sen bazen bir aşk yorgunu kadın gibi karşılarsın beni, bazen içi içine sığmayan sevdalı bir erkek çocuğu gibi.. Bense hep aynı heyecanla koşarım sana, neredeysen oraya. Yakınında olmak, senin mazinin yanında kısacık kalan ömrümün en büyük ibadetidir aslında. 

O Pazar da öyle geldim sana. Sanki yıllardan iki yıl önce gibiydi gün, sanki akşamında bir düğün varmışçasına telaşlı. Olan biten her türlü rezilliğe, üniformalı zorbalığa, dönen türlü sterilize tiyatroya rağmen, aylar, yıllardır "rağmen"lere büyük bir tutkuyla bağlanmış gibi geldim. Geldik, onlar, binler.. Kadın değildi bu defa salt gelen, erkek, çocuk.. Babalar oğulları, kızlar abileriyle gördüler seni. Birkaç kara gölge arasında..

Kara gölgeler yeşil sahaya doluştular, geçen kara haftaların bir belgesi gibi koşuştular. Eller, kollar, çeşit çeşit numaralar.. Yağmur dayanamadı, yağdı. Tıpkı bir gün önce olduğu gibi.. Sonra iki kara perde gerildi hepsinin üzerine, taçlandırdı şovlarını. "Sözde değil, özde temizlik" mottosuyla büyüyen bir neslin çocuklarıydık biz, bu numaraları yemezdik. Yemedik. 

Sen göründün sonra yine, aydınlıklar içinde. Daha aydınlık bu defa, ışıl ışıl. Ankara'dan bir taze ışıkla geri dönmüştün sanki evine, evin aydınlık. 

İpler göründü, kartonlar göründü, saha görünmez oldu, kartonlar görünmez oldu, ipler yok oldu sonra. İpler bir cana değdi, o canın canını yakmadı yalnız, herkesi sersemleştirdi. O içi içine sığmayan sevdalı çocuğun yarasını duyar gibi oynadın sen, onunla birlikte kanar gibi kanadın sahada.. Acımızı hafiflettin. 

Dize geliyorlardı, sırayla. Sahadaki 11 adam, her biri geçen haftalar oluyordu, cevabı çoktan verilmiş art niyetli sorular oluyordu, futbola değil, hayata sürülen karalar oluyordu her biri, hiçbiri karşında duramıyordu. Biz o yeşeren özgüvenin güneşe olan özlemini Okul Açık'ta, Bugatti'nin önünden an be an izliyorduk. Sahadaki 11 adam dize geliyordu, aylardır susmasını dilediğimiz diller gibi susuyordu.


Son dakika golü oldun Pazar günü en güzel aşk, tıpkı Ankara'da gelir gibi geldin, sezonun sonunda, bir uyduruk kovalamacada. 

Ne güzel geldin. İnancımız olup tazelendin, "siz inandıkça biz de varız" dedin bir ağızdan. Ne güzel dedin. 

Benim zaten sana söyleyecek çok sözüm yok. 
Gel susturalım hepsini. Herkesi bir bir.. 

15 Mart 2012 Perşembe

Cumartesi Kadıköy Senin!


Biz aylardır adaletsizliğe karşı yürüyoruz; katı, sıvı, gaz halini görüyoruz şiddetin, direniyoruz. Şimdi kalkmışlar bir biletle korkutacakları zannında oyalanıyor, oyalamaya kalkıyorlar bizi. 

Uyuma, uyutma kendini. Öfkende boğulma. Sarıyı laciverte karşı durmaya kimse ikna edememiş, buna kimsenin gücü yetmemiş, sen bu nafile çabalara alet olma. 

Usülsüzce bilet satana, sattırana, bir kağıt parçasına kusarken zehrini, asırlık çınarına laf sıçratma. 

Manisa'ya, Sivas'a karşı mabedini dolduran kadın ve çocuk nasıl bilet bırakmadıysa, bugünü de öyle varsay şimdilik. Kaldırıma gel. Kaldırımda geri say, kaldırımda başla omuz omuza direnmeye bir 90 dakika daha. 
İnancın Kadıköy sokaklarını sarsın yine sarı lacivert. 

Yıllardır olduğu gibi. 
Temmuz'dan bu yana olduğu gibi. 
Kaldırım tribününü var ettiğin gibi. 

Gün geçsin, hak ettiğini göreceksin. 
Gün geçsin, hesabını soracaksın yine, 
Kim usülsüz ve asılsızın yanındaysa ona. 
Her zaman olduğu gibi.

Ama Cumartesi, statta olamıyorsan, biletin yoksa, vergi tabelalı karaborsacılara inat kaldırımda ol. 

Ol ki, direncimiz bir gün daha büyüsün. 
Ol ki anlaşılsın, şu birkaç günde yaşananlardan her kim sorumluysa bedelini ödeyecek.

Çünkü Cumartesi sadece mabed değil, Kadıköy senin.
Kadıköy, Fenerbahçe Cumartesi!

6 Mart 2012 Salı

Hayatı Futbol 8 Kadın!



Her Salı yayınlanan, gezegenin nadiren rastlayabileceği bir periyotta, haftalık olarak okurlarıyla buluşan futbol dergisi Hayatım Futbol, 8 Mart Kadınlar Günü'ne özel olarak yeni sayısında kalemi kadınlara bıraktı. 

"Futbola meyyali vallahi zevkten" olan kadınlar, futbol algılarını, erkeklerin onlar hakkındaki yorumlarını, takımlarına duydukları aşkı yazdı. 

Ben de bir ilan-ı aşkla Hayatım Futbol'un bu özel sayısına sızmış bulundum. 

Yeni Hayatım Futbol'u keyifle okumak, o arada "Aslı ne yazmış ki?" sorusuna yanıt bulmak isterseniz linke buyrun efendim. 

Emeği geçenlere, okuyan gözlere teşekkürler!

17 Şubat 2012 Cuma

Yolum Seninle...


Kışın karası geldi memlekete bu sene.. Zaten bizim yazımız erkenden, Temmuz'un başında nihayete ermişti geçtiğimiz yıl, kış bize uzadıkça uzadı..

En karanlık gecelerin sabahına, gecenin en karanlık yerinin bir adım sonrasının ışığına inanırız biz. Kadın erkek, yaşlı genç inanırız. Bahar yakın...

Fenerbahçe ailesinin kadınları üzerine düşen görevi ikinci defa ifa edecek. Şimdilik ikinci turun ilk etabı tamam, biletlerin tamamına yakını tükendi. Bu defa ilkine oranla her şey daha sistemliydi, şükür.

Tek yumruk olmayı bir refleks olarak görmeyen, tek yumruk olmayı bir varoluş biçimi olarak algılayan Fenerbahçe taraftarının on binleri yine Kadıköy'de, kaldırımda, tribünde olacak Cumartesi günü.. 

Tek dileğim, karın kışın zorlukları çıkmasın önünüze. Nelere göğüs gerdik aylardır, ne riyakarlıklara, sahtekarlıklara karşı durduk.. Zamanı, mevsimi belli soğuklara mı direnemeyeceğiz! 

Biletini alan herkes Cumartesi günü sahadaki çocukları yalnız bırakmasın. 
Asıl soğuk o zaman gösteriyor kendini.. 

Ne diyor Moğollar "Yolum Seninle"de: İster bahar, ister ayaz, yolum seninle. Duysun dünya, karşı dursun, düşsün peşime... 

Fotoğraf: Tuba Kılıç - Twitter: @himhili

10 Şubat 2012 Cuma

Adına "ceza" dedikleri bir buluşma bizimki..

Bazen insan maruz kaldıklarına teşekkür edebilmeli, çünkü bazen gerçekten onlardır tarih yazmanın sebebi.. 


Geçtiğimiz Eylül, bugüne dek karşı karşıya kaldığı en büyük zorluklara direnen Fenerbahçe'nin en destansı gösterilerinden birine sahne oldu. Diğer maç günlerinden başka bir enerji vardı ortalıkta, evet. Parfüm kokuları daha çiçeksiydi.. Yalnızca dildeki sözler ve gözlerdeki aşk aynı aşktı o gün.. 

Binlerce kadın, çocuk ve dahi eşleri, babaları, abileri, sevgilileri Kadıköy'ü adeta işgal etti. Şükrü Saraçoğlu'nu, ülke ve dünya basınını daha sonra.. Öyle ki bu işgale direnemeyenlerin süngüsü düştü daha ilk yüklenmede, her ne kadar gün boyu sürdü rseler de 90 dakika sürecek karşılaşmanın seyirci adedi sancısını.. Binlerce kadın ve çocuğun arma aşkına tanık oldular sonra hepsi. Kulakları sağı edecek çığlıkların yankısı her yerde çınladı, günlerce.. 

Adına "ceza" dedikleri bir buluşma bizimki.. Sadece kadın ve çocukların alındığı bir "seyircisiz" müsabaka.. İnsan sınıfından sayılmadığımızın en devlet elli tescili.. 
Yıpratıyor mu bu bizi, öfkelendirip yıldırıyor mu? Aksine. Kırbaçlıyor içimizdeki inancı, hem sahadaki çubukluya hem de bir gün er ya da geç bu memlekette gerçek adaletin tecelli edeceği, insanın "insan" görüleceğine duyduğumuz o inancı..
 
İşte gün, o aşkı yeniden çınlatma günü.. 
Kapın annenizi, kız kardeşinizi, oğlunuzu düşün Sivasspor karşısında ter dökecek Fenerbahçe'nin yoluna.. Sesiniz, nefesiniz, direnciniz can olsun, yine yeniden, nasıl ki sonsuza dek öyle olacaksa.. 

Adınız "ceza" olacakmış, olsun. Çığlığınız kulak tırmalayacakmış, varsın tırmalasın.  Seyircisiz diye anacaklarmış o maçı, varsın, ansınlar. Siz yeter ki inanın. Şükrü Saraçoğlu'na gelin. Elimizde kalan yegane aşkın, sonsuza dek bizimle olduğunu göstermek için..  

Kendime not: FBloggers'ın "resmi" tek temsilcisi olacağım orada ben de.. 
"Bizim çocuklar"ın kaldırımda olduğunu bilerek, onların varlığını da Okul Açık'ta hissederek.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Gelemezsiniz Demedik...


“Eksildikçe çoğalıyorduk, onlar vurmaya kalkıştıkça biz direniyorduk, kımıltısız, tavizsiz, mağrurluğumuzdan kaybetmeden yürüyorduk. O akşam da öyle oldu...” Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda dün gece için bu söyleyeceğim etrafımdakilere.
Dün erken saatlerde Kadıköy’e vardım. Nazlı’ya sonra.. Güzel havanın da davetkarlığıyla kalabalık katlanmış, tezahüratlar aynı ağızdan çıkarcasına gür.. “Eve hoş geldin” dedim kendime, “bugün güzel olacak”..

Maç öncesi bilet alma çilesi can sıktı. Biletix zaten bilet alma keyfimizi bir ölçüde işkenceye dönüştürürken, bir de Taraftar Kart kifayetsizliği eklendi üzerine, FBloggers’ın daimi evi Telekom’dan almak ne mümkün biletleri! Önsatışa hücum eden kongre üyeleri anında tüketmiş Okul Açık koltuklarını, görünen oymuş. Bir rivayete göre dün tekrar satışa çıkmış o biletler, maç öncesi. Allah allah?!..


Neyse, stad bizim değil mi, her yeri bizim değil mi, parasını kulüp kasasından verip de yaptırmadık mı dedik, Migros’tan aldık biletleri. Aynı mağduriyeti yaşayan dostlarla bir de “grup” oluşturmadık değil hani.. Sezon rekoru kırarak tam 1 saat 40 dakika önce stada girdik. İçimizde koreografi heyecanı..
Hep diyorum ya, Ankara’nın nasıl ki İstanbul’a dönüşü güzel yalnız, Migros’un da Okul Açık manzarası öyle.. Dünkü muhteşem koreografiyle, bilmem kaçıncı kez ispat etti rüştünü Okul Açık. Atlarım filan yazının devamında, alınlarını öpmeden geçmeyeyim..


Takımlar ısınmaya, Fenerbahçe taraftarı kucaklamaya çıktı.. Migros’a gelen Stoch, selamını golüyle süsledi, Sow acemiliğini attı..
Düdük sonra... 


Gelemezsiniz demedik, adam olmazsınız dedik.
Maçtan önce sıradan taraftarın girmekte “madden” sıkıntı yaşaması muhtemel bir otelde yemek yemek üzere bir araya gelen Çarşı ve GFB temsilcileri zaten yeterince can sıkıcıydı. Her şeyden önce, bu bir araya gelişin ne denli samimiyetten uzak bir iş olduğunu daha maçın ilk dakikalarında görmek ekstra sıkıcı oldu.

İade-i ziyarete mahal veren yaklaşımda sıkıntı yok, biz stadlarına öyle böyle girmişiz.. En nihayetinde oynadığımız da, ecnebinin 90 dakikada oynayıp tükettiği, üzerinde yarım saat konuştuğu bir oyun. Sevdası, ateşi büyüleyici, o kadar.. Ama biz misafirperverliğin dibine vuruyoruz yer yer. Bir de misafir kendinibilmez olunca..

Derdim Beşiktaş camiasını birkaç çapulcu üzerinden karalamak hiç değil.  Ama dün gece Kadıköy’e gelen grup neden orada olduğunu unutmuş gibiydi. Zaten bunun da kanıtını “Sana gelmediğim gün öldüğüm gündür benim” pankartını yakarak gösterdiler. İddia ediyorum, dün orada bulunan Beşiktaş taraftarının yarısından çoğu-böyle diyorum çünkü aralarında tanıdığım, şuurlu insanlar vardı- “Müze Kapısı” intikamını almak için geldi. Gelmediği gün ölmesi, takımını desteklemesi filan işin mezesi..


Devre arası polis müdahalesi...

İlk yarı 1-0, Yobo’nun o muhteşem golüyle kapanınca devre arasında kudurmuştan beter görünen Beşiktaş tribününe gün doğdu. Tel örgüleri yırtıp arasına sıkışan mı istersiniz, ilkokul 3 zekasıyla saçma sapan hareketler yapıp tahrik etmeye çalışan mı istersiniz.. Her türlüsünü gördük. 

Lakin ateş gibi tribün, kıvılcım sıçradı mı tamam! Zaten kanlar deli akıyor, karşılıklı meydan okumalarla kudurmuşlar daha da coşuyor.

O sırada Spor Büro her zamanki gibi “on air”.. Tel örgülerden sarkan Beşiktaşlıları görmezden gelip Fenerbahçe tribünlerini tarıyor son model kameralarıyla.. Canlarım.

Çok geçmeden, gürültü ortalığı ele geçirmişken polis görünüyor. Yaşananlara oranlarsak geç geldiklerini söylemek mümkün.. Geliyorlar ama. Ne gelmek! Elleri boş gelirler mi? Biber gazları var bizim için hazırladıkları.. Acımadan “pıst”lıyorlar!

Sahada spor müsabakası mı var, tribünde çocuk mu var, kadın mı, hamile mi, hasta mı var bakmadan, pıst pıst pıst!

Yanımdaki astım hastası arkadaşımı aşağı indirmeye çalışıyorum, aklıma gaza maruz kalan, “misafir tribünde” maçı izleyen, “şuurlu” Beşiktaşlı arkadaşım geliyor. Küfrede ede iniyorum merdivenlerden, “sizi de, taraftarlığınızı da, gazınızı da..”

Buna bir çözüm bulmak şart. Dünkü manzarayı gördükten sonra.. Sahiden gelmesinler, gitmeyelim de.. Başlarım deplasmanıma dokunmasına bu işin.. Ben TT Arena’da polis gazı yiyeceksem varsın dokunsunlar deplasmanıma, stadıma gelen birkaç adamın ayarsızlığı insanların sağlığını tehdit edecek çözümlerle ayarlanmaya çalışılacaksa varsın gelmesinler, otursunlar Kazan’larında, Aslanım’larında..

Gelişmemişliğimizin belgesiydi dün, idrak gücümüzün zayıflığının, ne yazık ki toplum olarak sahip olmakla yerli yersiz övündüğümüz insanlığımızın noksanlığının..


Bir derbi vardı, evet..

İşte ben de memleketin medyasına uyup 90 dakikalık maçın maç önünü maç sonunu katıştırınca
yazının içine yersiz uzatıyorum böyle kıymetli okur..

Son zamanlarda alıştığımız ancak pek de hayra alamet olmayan bir Fenerbahçe oyunu gördü bu gözler yine. Eksikleri sebebiyle yapabileceğinden daha azını yapabilen Beşiktaş’a karşı tuttu bu dikiş yine. İlk yarı baskılı, ikinci yarı rölanti bir oyun.. Taraftarı öldürmeyen ancak süründüren cinsten..

Sow’un maç içindeki dinamizmden “şimdilik” uzak ancak ne yaptığını bilen halleri, Bienvenue’nun sarsak hareketliliğinden yeğ denebilir. Fizik olarak da ondan güçlü olduğu kesin.. Önümüzdeki günler “sen neymişsin be abi” diyeceğimiz günlere gebe gibi..


Kendime not: Egemen’le Volkan’ın kale önünde karşı karşıya kaldığı pozisyonda Volkan Egemen’in yüzünü gülerek avuçlarının arasına aldı, karşılıklı gülüştüler top dışarı çıkınca.. İşte o sırada pankart yanıyor, koltuklar havada uçuşuyor, meşaleler fırlatılıyordu tribünde.. Öyle işte..

27 Ocak 2012 Cuma

Işıksız Kasabanın Derbisi

Uzun zamandır gördüğüm en güzel kısa filmlerden biri. Bir "reklam kokan hareket".. Ama olsun. Özlediğimiz futbol algısını anımsatmanın ötesinde, "mutlu bir an" yaşatan sıcacık bir film olmuş Işıksız Kasabanın Derbisi.


23 Ocak 2012 Pazartesi

Elin Oğlu Nasıl da Fotojenik!


Gün geçmiyor ki Nike elin güzelim futbolcularını kamera karşısına geçirmesin.
Geçmiş zamanın görüntüleri elbet. Lakin her daim çarpıcı..









20 Ocak 2012 Cuma

Bir van Gaal


Dutch Book Week için hazırlanan ilanlar arasında bir Louis van Gaal gördüm sanki.

Concept: Markus Ravenhorst, Maarten Reynen

Artwork: Souverein

18 Ocak 2012 Çarşamba

"Gods of the Game"

1861 United, Sky için yapmıştı vaktiyle bu ilanları..
Pek leziz işler.














17 Ocak 2012 Salı

Efsane vs. "Şehir Efsanesi"



Efsane'nin adına yakıştı!


Dün akşam Fenerbahçe, Efsane'yi efsanevi bir biçimde uğurladı. Skorda değildi gözüm, ortaya konan oyundaydı. "Alex'in yokluğu" konulu sohbetlere mahal vermeyecek bir performans sergileyen takım yine gole kadar tıkır tıkırdı. Gole kadar..

Sezonluk resitalini tek geceye, Konya Torku Şekerspor'a karşı sergileyen "Anri", elinden gelenin artık sahiden en iyisi olduğuna inandığım o tanımlanamaz oyununu izletti sağ olsun.

Serzenişte bulunmayacağım. Dün akşam Türkiye'nin her yerinden yollara düşen güzel tribünün güzel insanları, Stoch, Caner, Baroni, Mehmet.. Her biri birbirinden büyüleyiciydi.

Maçı 87'de izlemeyi bırakmak zorunda kalan ben de saatlerce maçın berabere bittiğini zannedereki kişisel tarihime enteresan bir anektod düşmüş oldum. Gecenin bir yarısı galip geldiğimiz haberini alıp kendimden geçtim.. Enfes.



Altaylı'dan Ünal Aysal tespitleri


Sene çok uzak değil, 2006. Altaylı'nın kaleminden zehir zemberek açıklamalar dökülüyor. Ünal Aysal'ın nasıl da karşısında olduğunu yazıyor Fatih Bey. Fatih Bey bugün nasıllar?


G.Saray bu parayla kurtulmasın daha iyi!

Bir süredir spor kamuoyunda bir isim dolaşıyor: Ünal Aysal

Galatasaray'ı kurtaracak adam olarak kendini gösteriyor. Bir grup G.Saraylı da onun peşine takılmış gidiyor. Gelin size bir de ben bu

"Kurtarıcı Ünal Aysal"ı anlatayım.

Aysal'ı G.Saray Kulübü'ne sokan benim. Kendisi bana Mehmet Ali Birand tarafından getirildi ve "Belçika'da yaşayan bir G.Saraylı. G.Saray Adası'nı kiralamak istiyor" diye takdim edildi.

Ben de G.Saray'ın bütün mal varlıklarını gelire çevirmek isteyen bir yönetici olarak kendisiyle görüştüm. Yönetimdeki arkadaşlarıma tanıştırdım. G.Saray'la ilgili pek çok projemizi kendisiyle paylaştık. Adanın kiralanmasına, stat yapımına ve daha pek çok projeye talip oldu.

Sonra bir gün devletin çok üst kademelerinden birisi beni uyardı:

"Ünal Aysal, sizin G.Saray anlayışınıza uymaz. Siz G.Saray'ı hep temiz tuttunuz. Devletle iş yapan, devletten ihale alan kimseyi bu kulüpten nemalandırmadınız. Ünal Bey size yakışmaz" dedi.

Ve bir rapor gönderdi. Burada Ünal Aysal'ın devlete "süper pahalı fiyatla" enerji sattığı belgeleniyordu. Ereğli'deki bir doğalgaz santralinin sahibiydi ve bu santral Türkiye'ye kilovat saati 12 cent civarında bir fiyatla enerji satarak "Türkiye rekoru kırıyordu."

Durumu Aysal'a sordum. "Evet ama istiyorlarsa santrali devlete satarım" dedi.

Ancak santral için belirlediği fiyat da normalin kat be kat üzerindeydi.

Bunun üzerine G.Saraylı dostlarımı Ünal Aysal konusunda uyarmaya başladım.

Ancak o bir kere G.Saray'a elini sokmuştu. Eski Başkan Mehmet Cansun'la ortak bir şirket kurdu (Cansun'un başkanlık dönemi bittikten sonra). Bu arada kulüp parasızlıktan kıvranıyordu. Ünal Aysal da "İyi G.Saraylı rolünde" finansörlük yapıyordu. Ama elindeki G.Saray hisseleri zaten Aysal'ın riskini sıfırlıyordu. Üstelik de kulübe verdiği her kuruş için sayfalarca sözleşme imzalatıyordu.

Aysal, G.Saray sayesinde büyük bir tanınmışlık elde ediyor, herkes tarafından saygın işadamı, G.Saray'ı kurtaracak para babası olarak görülüyordu.

Ama kimse o paranın Türkiye halkına pahalı enerji satarak kazanıldığıyla ilgilenmiyordu.

Ünal Aysal'n Ünimar şirketinin Türkiye'ye şimdiye kadar 465 milyon dolar zarar verdiğini gösteren Sayıştay raporu gazete sayfalarında yer bulamazken, Aysal'ın sportif yönü ortaya atılıyordu.

Ben Hürriyet'te olduğum dönemden başlayarak Ünal Aysal'a karşı tavır almaya başladım. Hâlâ devam ediyorum.

O şimdi Sabah gazetesini suçluyor. Suçlayabilir. Ama ben G.Saray'ı yönetecek kişilerin, G.Saray'ı basamak olarak kullanmalarına karşı olduğum için bunları yazmaya devam edeceğim.

İster beğensin ister beğenmesin.


14 Ocak 2012 Cumartesi

Sana Söz..



Bir şehrin ara sokağında yürüyordum. Saat akşam olmuş, günden kalan bir dolu cümle zihnimde. Kalabalıkların oturduğu bir yere takıldı gözüm, sola döndü başım. Yürüyordum. Durdum. Birkaç adım geriye bastı ayaklarım. "Kırmızı son dakika alt bantları" başka anlamlar ifade ediyordu aylardır. Gözaltılar, tutuklamalar, basın açıklamaları.. "Yine ne oldu" derken bir hastane önü, bir de "Şeytan" gördüm. Kaldım öyle o kalabalığın önünde. Onlar çaylarını içiyordu, ben göz tuzumu..

Adı anıldı mı, ben o şanı büyük marşı söylediğimde sıra ona geldi mi titrerdi içim. Çocukluğumdan beri.. Hem de "tanıdık olmayan ismi"nin anlamını sorgulamadan, hayasız bir art niyetle "kim"liğini deşmeden..

Yaşım büyüdü, bildim. Okudum, gördüm. İçindeki büyük Fenerbahçe'yi sevdim, daha çok da insanlığını.. Ben büyüdükçe, o da büyüdü içimde. Hele ki zor zamanlarda, varlığına tekrar tekrar şükrettim.

Geçtiğimiz bahar FBloggers'tan bizim çocuklar ziyaret ettiler onu.
Ben gidemedim.

Onların ziyaretinden sonra, bu bahar dizinin dibinde oturmak hayali vardı aklımda yalnız. İçimi titreten adını, gölgesinin altında içimden seslendirmek defa defa..

Bizim "baharlar gelecek" demememiz gerçek, o baharlar gelecek de, bizim, benim düşlediğim "onun gölgesinde bir bahar günü hayalim" şimdilik hayal olarak kalacak..

Sözümüz baki ve aleni; tıpkı Büyük Lefter Küçükandonyadis'le bir büyüttüğümüz aşkımız gibi. Bir gün, elimde sarı çiçekler, üzerimde lacivertler öpeceğim ellerinden.

Sana söz Büyük Kaptan, o bahar bir gün gelecek.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Sanatkar "Sağaçık"...



Müthiş bir sporcu idim. İyi kürek çektiim için sürekli kürek çekme yarışlarına iştirak ederdim. Hayli zaman futbol da oynamışımdır. Fenerbahçeli olduğum için, tabii kendi kulübümün takımları arasında idim. Üçüncü takımdan başlayarak birinci takıma kadar çıktım. "Sağaçık" oynardım. Ve arkadaşlarımın söylediklerine göre hatırı sayılır bir oyuncu idim.*

Bu sözler Türk Klasik Müziği'nin en önemli isimlerinden birine ait. 1900'de dünyaya gözlerini açan, 81 yaşında aramızdan ayrılan, ardında yüzlerce plak ve konser, birbirinden kıymetli birçok anı bırakan Münir Nurettin Selçuk.

Fenerbahçeli olmanın hazzını bir daha yaşatan Münir Nurettin...


*Baki Kalan Bu Kubbede, Sermet Sami Uysal, Timaş Yayınları

6 Ocak 2012 Cuma

FBloggers "58. Madde Değişmesin" Diyor!


3 Temmuz'dan beri yaşanan sürecin ilk anından bu yana Fenerbahçe taraftarının büyük çoğunluğu gibi "bir şey varsa düşelim" tavrını 'FBloggers' oluşumu olarak da benimsedik. Son günlerde kamuoyunda, soruşturmanın kulüpleri ilgilendiren sonuçlarını belirleyecek olan TFF Disiplin Talimatnamesi'nin 58. maddesinde değişiklik yapılması ile ilgili bir algı yaratılmıştır. Söz konusu maddenin içerik bakımından ele alındığında iddianamedeki suçlamalar baz alınırsa sadece Fenerbahçe'ye değil, adı geçen diğer kulüplere de cezai yaptırımları olacağı aşikardır. Kamuoyunda oluşturulan bu değişim algısı ve akabinde TFF tarafından Genel Kurul kararı alınması neticesinde -her ne kadar önem verilmese de- konunun en önemli muhatabı olarak biz Fenerbahçeliler de düşüncelerimizi belirtmek isteriz.

(Sürecin ilk gününden bu yana Fenerbahçe taraftarının büyük çoğunluğu gibi biz 'FBloggers" olarak da her şartta kulübümüzün yanında durduk. Kulübümüze yönelik yürütülen linç kampanyasına karşı durduk. Haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı takımımızın sahada akıttığı alın terine sahip çıkmak için Topuk Yaylası'na, Bağdat Caddesi'ne, Taksim'e koştuk. Moda'yı fenerlerle ışıldattık, Uzunçayır'da biber gazı yedik. Kulübümüze maddi destek sağlamak uğruna Fenerbahçe Kart'a, Feneriumlara koştuk.)

Biz "FBloggers" oluşumu olarak Fenerbahçemizin geçen seneki şampiyonluğunun tamamen hocamız ve futbolcularımızın emeği ve alın teri ile kazanıldığına sonuna kadar inanıyoruz. Sahadaki mücadeleden, Alex'in hırsından, Guiza'nın gözyaşlarından, Stoch'un o içten çabasından, Gökhan'ın arzusundan, Aykut Kocaman'ın alın terinden zerre kuşkumuz yok. Adil bir yargılama neticesinde Fenerbahçemizin ve yöneticilerimizin bu süreçten aklanacağı beklentisi ve umudunu taşıyoruz. Ancak soruşturma süreci boyunca kulübümüze yönelik haksızlıklara nasıl isyan edip karşısında dimdik durdu isek, soruşturmanın sonucunda beklentilerimizin aksine Fenerbahçemizin yöneticileri vasıtasıyla hukuksuz işlere bulaştığına kanaat getirilirse mevcut yaptırımların uygulanması beklentisi içerisindeyiz. Şunun bilinmesi isteriz ki "halkın takımı" olarak addedilen bir camianın mensupları olarak biz Fenerbahçelilerin haksızlıkların, hukuksuzlukların yanında olmamız mümkün olamaz.

Fenerbahçe Yönetim Kurulu, kulübün soruşturmadan aklanarak çıkacağına inanıyorsa bu süreci lekeleyecek, kafa karıştıracak çabalara ortak olmaktan kaçınmalıdır. Disiplin talimatnamesinin 58. maddesi adil bir yargılanma sonucunda harfiyen uygulanmalı ve Fenerbahçe suçlu bulunursa küme düşürülmelidir.

Saygılarımızla...
FBloggers

5 Ocak 2012 Perşembe

"Ben bilmem, beyim bilir.."


Milliyet’te Mehmet Tezkan, köşesinin bir “köşesini” Hakan Şükür ve onun ekran tutkusuna ayırmış. “Bir milletvekili” olarak karşısına almış, yazmış..


Dün de, Mehmet Tezkan’ın sözlerinden çok daha büyüklerini Koala yazmıştı. Okumadan geçmeyin...


Mesele başka!

Mesele Hakan Şükür değil..

Eski futbolcu, taze milletvekili Hakan Şükür Lig TV’de yorumculuğa başladı ya..

TRT’deydi.. Şahane para alıyordu, milletin vekili olmak için bıraktı..

İkisi bir arada olmazdı, olmamalıydı..

Yorumculuğu önceki gün geri döndü, dün de ekrandaydı..

(Genel Kurul saatinde, 357 sayılı KHK görüşülürken, Şükür, Ordu- Fenerbahçe maçını izliyordu)

Dün görmüşsünüzdür.. Bu duruma karşı çıktım..

Niye mi?

Çünkü milletvekilliğini ikinci iş, ek iş haline getiriyordu..

Değerini düşürüyordu.. Değersizleştiriyordu..

Futbol yorumculuğunu milletvekilliğinin önüne koyuyordu.. Dünkü yazımda, madem bu kadar meraklıydın Meclis’te ne işin vardı dedim..

Okurlardan haklısın diyen de oldu, canım ne var bunda diyen de.. Art niyet arayan da..

*

Şunu söyleyeyim, mesele Hakan Şükür meselesi değil.. Bir milletvekilinin Genel Kurul saatinde başka yerde çalışma meselesi..

Özel sektörden ücret alma meselesi..

*

Bu konuda çarpıcı örnek var..

Yıl 2004.. CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce taze milletvekilidir.. Öğrenir ki Çankaya Balgat’taki Ömer Seyfettin Lisesi’nde Fizik dersleri boş geçmektedir.. İnce, eski Fizik öğretmenidir.. Şöyle düşünür.. Meclis saat 15.00’te çalışmaya başlıyor.. Sabahtan okula gidip ders veririm, öğlenden sonra da Meclis’e gelirim..

Vekilliğin dışında kamuda görev yapacağı için Anayasa’ya göre Meclis’ten izin alması gerekir..

Dilekçe yazar.. Ücret almadan ders vermeye talibim der..

Dönemin Meclis Başkanı Bülent Arınç karşı çıkar..

Şahane bir cevapla İnce’nin talebini reddeder..

Der ki: Öğretmen atamaları Milli Eğitim Bakanlığı’nın sorumluluğundadır.. Yani yürütme organının.. Bağımsızlığını korumak durumunda olan milletvekili, ücretsiz de olsa yürütme organının emrine giremez..

*

Meclis bu kadar hassas.. Hassas da ücretsiz öğretmenliğe bile izin vermezken, ücretli yorumculuğa nasıl ses çıkarmıyor anlamış değilim!..

*

Hakan Şükür’e birkaç sorum var..

Meclis’e ücret aldığı kurumu ilgilendiren bi düzenleme gelirse ne yapacak?

Yorum yaptığı kulüpler, futbolcular için bir karar alınması gerekirse?

Gündemde şike mevzuu var..

Üç gün sonra belki de bazı kulüplerin puanı silinecek, bazıları küme düşürülecek, bilemiyoruz..

Bu konuda ne diyecek?

Koskoca yorumcu ekranda, bana sormayın büyüklerim bilir diyemez herhalde.

(Gırgır yapmıyorum.. Hakan Şükür böyle dedi valla.. Şike olayları patlayınca futbolun içini en iyi bilen milletvekili olarak mikrofon tutuldu; ‘Ben bilmem büyüklerim bilir’ dedi)

*

Demem şudur..

Milletvekilinin aynı zamanda özel sektörde çalışması, para alması sakattır..

Benim bu bakışıma..

Bülent Arınç ne der acaba!